17 June 2007
Dream Theater - Systematic Chaos (2007)
dreamtheater1
Orijinal ismi Majesty olup, gitarda John Petrucci, basta John Myung, davulda (idolüm) Mike Portnoy tarafından kurulmuştur. Daha sonra gruba eklenen Charlie Dominici ve ardından 2. albümde yerine gelen James LaBrie ile grup bugünkü şeklini hemen hemen almıştır. Klavyede Kevin Moore, Derek Sherinian gibi bir kaç isim gelmiş geçmiş ve klavyede Jordan Rudess adlı virtüöz ile grup son halini almıştır. Dream Theater 1990'ların başından itibaren en nefret edilen ve en çok sevilen gruplardan bir tanesi olmuştur. Progressive Metal'in tartışmasız en popüler ismi olup, kendisine benzer onlarca, yüzlerce grubun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Dream Theater sevseniz de sevmeseniz de bir idoldür ve Heavy Metal'in yeni çehresini temsil eden çok önemli bir isimdir.

Ben şahsen Dream Theater'ı çok fazla sevmeyenler tarafındayım. Bazı albümlerinde kendime yakın bazı parçalar yakalamama rağmen çoğunlukla çok içine giremediğim çok kendimi dahil hissetmediğim albümler yapmaktadır. LaBrie'nin sesini çok yetersiz ve çiğ bulmuşumdur. Petrucci de öyle pek çoklarının söylediği gibi dünyanın en iyi gitaristi falan da değildir. Çoğunlukla paldır küldür soloları ile ortalığı karıştıran bir gitaristtir. Basta John Myung ise bir bas virtüözü olmasına rağmen sesini albümlerde duymak neredeyse imkansızdır. Nedense onun sesini duymamamızı istiyorlar herhalde. Dream Theater'da benim en çok hayranlık duyduğum isim kuşkusuz Mike Portnoy'dur. Kendisi Jazz'dan Heavy Metal'e her türlü müzik türünü çok başarılı icra edebilmekte, yorulmak bilmeyen türünün en iyi davulculardından birisidir. Portnoy olmasa bu grup bu durumda olmazdı kanısındayım. Şahsen Portnoy'u dinlemek için en ideal grup da bence Dream Theater değil, Liquid Tension Experiment veya Transatlantic'tir.

Dream Theater'ın eski fanları çoğunlukla en iyi albüm olarak Train of Thought'u görürler. Yeni halini sevenler ise Octavarium'u bir numara tutarlar. İki taraf da birbirinin fikrini kabul etmek istemez, bu bir zamanların Megadeth mi daha iyi Metallica mı daha iyi tartışmaları kadar ateşli bir tartışmadır.

Benim şahsi fikrim eski albümleri de yeni albümleri de iyidir Happy (Amma politik oldum di mi) Fakat velakin iyidir demenin biraz arkasını doldurayım. His ve teknik olarak eski albümlerinde daha başarılı olmalarına rağmen yeni albümlerinde daha soft bir tarz benimsemiş, bir miktar Coldplay havası şarkılar yer almaya başlamıştır. Ancak Octavarium gibi albümlerde de inanılmaz derecede iyi bir prodüksiyon vardır ve resmen mühendisliği hissettiren oldukça başarılı albümlerdendir. Bu nedenle her ikisine de haksızlık etmemek gerekir.

Son albümleri Systematic Chaos ise Dream Theater'ın anına şanına yakışır bir albüm değil. Tabii ki mühendislik 10 numara, müzisyenlik 10 numara. DT'den de başkası beklenemez ama albümde sizi derinden etkileyen akılda kalan bir beste yok. Biraz fazla mühendislik harikası olmuş gibi hissetmeden edemiyorum. Hepimiz biliyoruz ki bazen 1000 tane nota basarsınız, dünyanın en hızlı nota basan adamısınızdır ama adam gelir aynı sürede 5 nota basar daha çok hoşunuza gider. Bu da öyle bir şey. Adamlar virtüözlüğün dibine vurmuşlar ama ne biliyim kendimi albümün içinde hissedemiyorum. Dur ben en iyisi mi bir Empyrium dinleyeyim. Happy

Dream Theater'ın bu albümünü alayım mı almayayım mı diye tereddüt ediyorsanız bence alın. DT'nin en kötü albümü bile mutlaka en azından müzisyenliklerin hürmeten alınıp dinlenesi şeylerdir.

Podcast
Marillion - Somewhere Else (2007)
marillion1
Marillion 1982 - 2007 yılları arasında stüdyo albümü, toplama albüm, konser kaydı vb... toplamda 78 tane kayıt satışa sunmuş, her bir albümü ile de kalitesini tutturmayı başarmış kuşkusuz Senfonik Progressif Rock Müziğin en başarılı gruplardından birisidir. İngiliz grup, ülkesinin Rock müziğe katkılarının bir sembolü niteliğindedir. Belirgin bir İngiliz havasını müziklerinde hissetmek mümkündür. Hatta son albümlerinde bazı parçaların Radiohead bestesi olduğunu uydursak çok garip kaçmaz. Marillion en büyük başarısını Pter Gabriel'e benzeyen sesi ile efsanevi vokalist Fish zamanında yaşamıştır. Fish 1998 yılında gruptan ayrılıp solo albümler yapmaya başladığıktan sonra Marillion'un çizgisinde bir değişikik olmuş ve biraz daha az progressif daha fazla pop kültüründen beslenir olmuştur. Marillion ismini JRR Tolkien'in ilk yazdığı ama en son yayımlanan eseri "The Silmarillion" adlı eserinden alınmıştır.

Marillion'u Fish zamanı ve Fish sonrası olarak ele alacak olursak, neredeyse iki farklı grup ile karşı karşıyayızdır. Ben şahsen iki halini de beğeniyorum. Tabii ki tercihim nedir derseniz, 2007 yılı albümleri "Somewhere Else" kesinlikle bir Fugazi değil ama o da kendi çapında oldukça başarılı ve karakterli bir albüm.

Somewhere Else, içine girmesi oldukça zor bir albüm. İlk dinleyişte rahatlıkla hazmedebileceğiniz bir albüm değil. Bir kaç kez dinledikten sonra daha anlamlı gelmeye ve sizinle birlikte olmaya başlıyor. Neden bilmiyorum ama bazı parçalarda pek progresif olmasa da Bruce Springsteen havası bile alıyorum. Kimi parçalarsa belirgin bir şekilde Radiohead havası içeriyor.

Sonuç olarak başarılı bir albüm. Sıkıcı değil, yenilikçi de değil. Progresif elemanları oldukça az. Biraz melankolik hafif depresif bir albüm. Marillion fanlarına önerilir. Eğer Marillion ile ilk defa tanışacaksanız tercihiniz "Script For A Jester's Tear" dan yana olmalı derim.

Podcast
Megadeth - United Abominations (2007)
megadeth1
Megadeth'in yeni albümünü duydunuz mu? Duymadım derseniz şaşırmam. Heavy Metal'in 3 M'i(Megadeth, Metallica, Manowar) denilen bu dev gruplardan şahsi fikrimce en başarılısı olan Megadeth'in böylesine başarısız bir çizgiyle kariyerine devam ediyor olması sizi bilmem ama beni çok üzüyor. United Abominations tam anlamıyla başarısız bir albüm. Dave Mustaine Rust In Peace'deki eski güzel günlere dönmeye çalışmış, bu açılış parçası Sleepwalker'da apaçık hissedebiliyoruz. Fakat olmamış arkadaşlar olmamış. Bu albümü de seven mutlaka çıkar ama bence Megadeth'in kariyerinin bittiği yerdir ve tam bir rezalettir.

Hele hele albümün 8. parçasına ne demeli. "A Tout Le Monde". Nasıl yani demeyin, Dave abimiz, Youthanasia'nın en pop şarkısını almış süslemiş püslemiş, bir tane de uyuz sesli bayan vokal eklemiş bize yeniden yutturmaya çalışıyor. İnanamıyorum koskoca Megadeth'in bu hallere düştüğüne. İnanmak istemiyorum.

Albümde bir tane bile ele avuca gelecek parça bulamadım. Sleepwalker'a bir miktar Rust in Peace havası olmasının yüzünün hürmetine azıcık artı puan versem de siz iyisi mi bu albümü hiç dinlemeyin. Megadeth hatıralarınızdaki gibi güzel kalsın.

Podcast'taki şarkı açılış şarkısı Sleepwalker.

Podcast


Nile - Ithyphallic (2007)
nile1
Nile, isminden de anlaşılabileceği gibi Mısır medeniyetlerine ciddi kafa yormuş bir grup. Kariyerlerinin başladığı 1995 yılından beri Mısır ve Ortadoğu kültürleri üzerine şarkı sözleri yazan grup, 1998 yılında çıkarttıkları "Amongst The Catacombs Of Nephren-Ka" adlı albümlerinden itibaren parçalarına Metal müzikle uzaktan yakından alakası olmayan ilginç antik Mısır melodisi olduğunu düşündüğüm melodiler yerleştirmeye başlamıştır. Parçaların girişleri, araları, intro ve interlude kısımlarını mükemmel bir şekilde besleyen bir melodiler grubu türünün en ilginç gruplarından birisi yapmıştır.

Grup, tarz olarak sıradan bir eski usül Death Metal grubudur. Tamam kabul etmek lazım sıradan kelimesi biraz ağır kaçtı. Bu türün en iyilerinden birisi olmaları çok da farklı oldukları anlamına gelmiyor. Ta ki parçaların arasına serpiştirdikleri Ortadoğu melodilerini duyana kadar. Bu birleşimi mükemmel bir şekilde uyarladıkları eski albümlerindeki hava burada yok. Sadece albümün Even The Gods Must Die adlı 10 dakikalık (bence gereksiz uzun) parçasında bir kaç eski mısır melodisine rastlansa da albümün kalan kısımı sıradan Cannibal Corpse benzeri bir gore metal havasında. Nile hayranları benimle aynı kanıda olmayabilir ama bence bu albüm Nile'ın eski albümlerinde onu farklı kılan tüm objelerden uzak sıradan ve başarısız bir Death Metal albümüdür.

Bu arada albümün çıkış tarihi 17 Temmuz 2007'dir.

Podcast
November's Doom - The Novella Reservoir (2007)
novembersdoom1
November's Doom çok az bilinen bir Amerikalı Doomdeath Metal grubu. Pek çok yönden sıradan olmasına rağmen bir o kadar da orijinal bir grup November's Doom. Vokalist Paul Kuhr'un standart brutal vokallerini duyduğunuzda sıradan bir doomdeath grubuyla karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz. Grubu biraz daha yakından tanıdığınızda yanılmış olduğunuzu fark edeceksiniz. Eski albümlerinde bayan vokale de yer veren grup son albümleri The Novella Reservoir ile biraz daha sert fakat kariyerlerinin en iyi albümlerini ortaya koydular.

Albümün açılış parçası Rain, grubu tanıtan başarılı bir parça. Gitar solosu olmasını beklediğiniz yerde araya giren minik klavye partisyonu bizi biraz şaşırtıyor ve güzel bir hava veriyor. İkinci şarkı albüme ismini veren The Novella Reservoir. Akustik gitarla başlıyor. Ardından brutal vokal ve tam gaz distortion ile devam ediyor. Nakarat ise Paradise Lost nakaratları tarzı clean vokal.

Bu grup yeni bir Doom grubuyla tanışmak isteyen Trail of Tears, My Dying Bride gibi grupları sevenlere tavsiye edebileceğim, kaliteli bir grup. Kesinlikle küçümsenecek bir iş yapmıyorlar.

Podcast





Ozzy Osbourne - Black Rain (2007)
ozzy1
Ozzy yine yaptı. Aranızda Ozzy Osbourne'u bilmeyen var mı? Metal müziğin asi çocuğu (yoksa dedesi mi desek) yeni bir albümle bıraktığı yerden aynen devam ediyor. Ozzy hakkında hiç bir şey anlatmaya gerek yok. O kendisini biz daha doğmadan ispatlamış ve tacını başına takmıştı. Bu albümde Ozzy yeni ne mi yapıyor derseniz, cevap çok basit.... hiç bir şey. Ozzy son 15 senedir ne yapıyorsa halen daha aynısını yapıyor. Sanırım dinleyici de bundan hiç rahatsız değil. Çünkü onun adı Ozzy, o hep aynı müziği yapar ve her zaman dinlenir her zaman konserleri dolar taşar ve her zaman albümleri kapış kapış gider.

Albümde gitarda yine bir başka efsane olan Zakk Wylde var. Zakk'ın kendisine has brutal gitar soundunda da hiç bir değişiklik yok. Yüksek overdrive, kopup giden agresif sololar, Ozzy'nin kaç tane filtreden geçtiğini bilmediğim kendisine has vokali, üzerine iyi düşünülmüş şarkı sözleri size bir Ozzy albümünden ne beklerseniz onu veriyor. Ne azı ne fazlası. Yaptıkları işte çok iyiler, hatta en iyiler ve bu durumu değiştirmeye ne gerek var değil mi?

Üzerinde yazacak çok şey bulamıyorum. Ozzy'yi anlatmaya gerçekten gerek yok ve bu albüm de alışık olduğumuz Ozzy'den ne azını ne de fazlasını vermediği için sizi sadece bu podcast'e eklediğim şarkıyı dinlemeye davet ediyorum. 1 dakikalık sample albümün ismini veren parçası "Black Rain". Irak'taki savaşı anlatan bir parça.

Podcast


Redemption - The Origins Of Ruin (2007)
redemption1
Redemption Nick Van Dyk adında metal arenasında pek bilinmeyen bir isim tarafından kurulmuş bir proje grubudur. Nick nasıl ikna etti bilmiyorum ama Redemption'da Progressive Metal dünyasınca tanınan kişilerle çalışmıştır. Bu isimler arasında Fates Warning ve Agent Steel'da çalmış olan Bernie Versailles, aynı zamanda Fates Warning'in vokalistliğini üstlenen Ray Alder, Symphony X'de davul çalmış olan Jason Rullo, New Eden, Steel Prophet ve Taraxacum de vokalistlik yapmış Rick Mythiasin yer almaktadır. Görüldüğü üzere böylesine bir all-star-band'den ortaya çok kötü bir şeyin çıkması beklenemez. (mi?)

Evet çok kötü bir şey ortaya çıkmamış ama iyi bir şey mi çıkmış derseniz, hayır bence çok da iyi bir şey ortaya çıkmamış. Açılış şarkısı "The Suffocating Silence" (Nefes darlığı yapan sessizlik) hakikaten insanda nefes darlığı yaratıyor. Gitarlar son derece sıradan, sıkıcı ve anlamsızlığın ötesinde gidemiyor. Ray Alder vokallerile bile kurtaramamış bu parçayı. İkinci parça biraz daha ruha hitap eden bir parça olmasına rağmen yine gitarlar vasattan öteye geçmekte zorlanıyor. Nick Van Dyk grubu kurmuş ama bence gitarda bir başkasından yardım almalıydı diye düşünüyorum.

Redemption, böylesine büyük isimlerle yapılabilecek en başarısız proje gruplarından birisidir diye düşünüyorum. Özellikle bir Fates Warning fanatiği değilseniz ve Ray Alder hayranlığınız yoksa bence satın almaya deymez.

Podcast
Rotting Christ - Theogonia (2007)
rottingchrist1
Komşumuz Yunanistan'dan çıkmış en popüler grup Rotting Christ'tan yeni bir albüm. Pek çok örnekleri gibi kariyerlerinin ilk yıllarında primitif bir Black/Death Metal çizgisi çizen grup 2. albümlerinden itibaren biraz daha melodik death metale yaklaştı ve Dark Metal diye de adlandırılan kulvarda müzik yapmaya başladı. Non Serviam adlı bir klasikleşmiş albüme imza atmış olan grup bu isim ile Türkiye'de yayınlanan bir aylık mecmuaya da isim babalığı yapmıştır. Rotting Christ, canlı performansları ile oldukça başarılı, çok sempatik ve ilginç derecede Türk dostu bir gruptur. Hatta Rotting Christ, Türk olsun diye bir kampanya yapsak çok absürd bir şey yapmış olmayız. Ülkemizde en kötü Yunan düşmanlığının coştuğu yıllarda bile ülkemizde konserler vermiş, konserlerinde Türkçe konuşmuş, hepimizin bir duygu yumağı halinde konserden çıkmamızı sağlamışlardır. Bu sebeple bu grubun ülkemiz için ayrı bir önemi vardır.

Yeni albümleri Theogonia maalesef ki beklentilerimi karşılayan bir albüm değil. Güzel melodiler var, üretim kalitesi oldukça yüksek, enstrumanlar oldukça iyi çalınmış. Ama daha önce pek çok Rotting Christ albümünde hissettiğim şeyi yine burda da hissediyorum. Ne olduğunu bilmiyorum ama bu grupta bir şey eksik. Vokal tarzlarında bir sıradanlık her zaman beni rahatsız etmiştir. Sevdiğim bir gruptur, yılda bir kaç kez albümlerini dinlerim ama yine de en sevdiğim gruplar listesine kesinlikle girmiyor.

Theogonia'nın açılış şarkısı albümün kalanını aynen yansıtıyor. Aslında sadece bu parçayı dinleyip bütün albümü dinledim deseniz olur. Dosdoğru bir gitar solosu yok. Gitar riffleri ara sıra saçmalık denecek seviyede zırvalıyor. Vokal ise hep aynı. Albümün en orijinal parçası bence içerisinde Türk müziği kokusu da aldığımız Nemecic adlı parça.

Sonuç olarak bu albüm bence başarısız bir albüm. Sıradanlıktan daha ileriye gidemiyor. Türkiye'de verecekleri bir sonraki konsere yine giderim o ayrı bir mevzu Happy Rotting Christ sanırım, CD'den değil de canlı dinlemeyi sevdiğim nadir gruplardan birisi.

Podcast
Rush - Snakes & Arrows (2007)
rush1
Rush, günümüz pek çok hard Rock ve hatta Heavy metal gruplarını derinden etkilemiş, 1970'lerin Progressive Rock müziğini sürükleyen gruplardan birisidir. Grup bas-vokalde Geddy Lee, gitarda Alex Lifeson ve davulda Neil Peart'dan oluşmakta olup grup elemanlarından her birisi alanında birer virtüöz olarak anılmaktadır. Rush'ın müziği büyük oranda Bas gitar tarafından sürüklenen, kompleks melodiler üzerinde oturmuş, bir miktar deneysel bir tarzdadır. Müzik kompleks olmasına rağmen akılda kalıcı olmayı başarır. Geddy'nin vokali ise çocuksu bir tınıda olup, temiz tertemiz bir tarzda grubun karakterini ortaya koymaktadır. Her yeni Rush albümünün çıkışı ise kuşkusuz müzik endüstrisinde bir olaydır.

Rush 1973 yılından bugüne kadar 30'dan fazla albüm, toplama albüm, EP vb... çıkartmış olup bunların hepsini toparlamak ciddi bir efor ister Happy Ama progressive müzik dinliyorum diyen herkesin kolleksiyonunda vazgeçilmez bir yeri olduğu ise kuşkusuzdur.

Rush'ın kariyeri 4 fazda incelenebilir. Hard Rock Blues ağırlıklı 1. faz, daha kısa parçaların yer aldığı klavyenin işin içine girdiği 2. faz, klavye ve synthasizer'ların daha işin içine girdiği ve canlı çalınması imkansız derecede kompleks parçaların yapıldığı 3. faz ve Presto albümü ile başlayan günümüz modern Rush tarzı. Günümüzde yaptıkları biraz daha pop-rock çizgisi taşısa da Rush her zamanki Rush ve kalitesinden zerre ödün vermeden yoluna devam ediyor.

2007 yılında çıkarttıkları Snakes & Arrows adlı albümleri ise kariyerlerinde bir ilerleme olarak görülmese de son derece kaliteli başarılı bir albüm olarak karşımızda. 1970'lerde yakaladığı tarza göndermeler içeren albümde distortion gitarın kimi zaman korkusuzca kullanıldığını görebiliyoruz. Geddy bu albümde en iyi vokal performanslarından birisini sergilemiş. Farklı olarak bas gitarlar bu albümde biraz daha arka plana alınmış.

Progressive Rock'ın içinde olanlar zaten Rush'ı biliyor ve onlara hiç bir şey demesem dahi bu albümü kuşkusuz edinmek isteyecekler. Hayal kırıklığına da uğramayacaklar. Her zamanki gibi şahane bir Rush albümü işte. Rush ile tanışmamış arkadaşların ise bir an önce bu açıklarını kapatmalarını öneririm. Eğer ilk defa Rush dinleyecekseniz tercihiniz 1976 yılında çıkarttıkları 2112'den yana olmalı derim. Bu albümdeki "The Twillight Zone" u mutlaka ama mutlaka dinlemelisiniz.


Podcast
Samael - Solar Soul (2007)
samael1
Samael, kökeni 1991 yıllarına dayanan 8 albüm yapmış ilk 3 albümüyle yüksek bir müzikal başarıyı yakalamış İsviçreli bir gruptur. Kariyerlerinin ilk yıllarında karanlık tarafta yer alan çok tipik bir Satanizm propogandası yapan bir Black/Death grubuyken 1996 yılında çıkarttıkları Passage adlı albüm ile fanlarını tam anlamıyla şoka sokmuş, endüstriyel metal denilen ucube(benim fikrimce) müzik türüne geçiş yapmış bir gruptur. Tamam kabul etmek gerekirse bu türü de oldukça iyi yapmalarına rağmen her yeni albümünü aldığımda acaba kökenlerine geri dönerler mi hevesini yaşamadan edemiyorum. Maalesef bu albümlerinde de ilk 3 albümdeki tad ve doku yok. Öyleyse biz de bu grubu bu haliyle kabullenip Solar Soul albümünü inceleyelim.

Solar Soul, elektronik müziğin yoğun kullanıldığı bir albümdür. 1996 yılından itibaren seçtikleri yönü büyük bir tutarlılıkla sergilemeye devam ediyorlar. Kirli bir brutal vokal ile neredeyse Rap denilebilecek bir vokal tarzı ile bol melodik, farklı bir tarzda bir albüm. Gitar partisyonları son bir kaç albüme nazaran daha yoğun hissedilebiliyor. Albümün bütününde bir tekdüzelik mevcut. Metronom hemen hemen hiç sapmadan hep aynı devam ediyor. 1-2 şarkı dinledikten sonra albmün kalanını dinlemek istemiyorsunuz. Sıradanlıktan biraz daha öteye maalesef geçemiyor.

Bu albümü sadece benim gibi eski Samael hayranlarına önerebilirim. Endüstriyel Metal fanları bu albüm hakkında ne düşünür çok net bilmiyorum ama ne bileyim çok da gerekli bir albüm gibi durmuyor. Dinlemeseniz de büyük bir kayıp olmaz.

Podcast
Saxon - The Inner Sanctum (2007)
saxon1
Saxon 1980'lerde Iron Maiden ve Def Leppard gibi NWOBHM dalgasının en çok bilinen gruplarından birisi olması gerekirken kendisini yenilemeyi başaramamış ve sınırlı bir kitlenin hayranlığını kazanmış yaklaşık 35 yıldır 20'den fazla albümü ile aynı tarzı sürdüren oldukça kaliteli ve güçlü bir gruptur. Grubun ilk ismi Son of a Bitch (O... çocuğu) olup ilk albümlerinden sonra bu ismin çok fazla tutmayacağını Happy düşünmüş olmalılar ki biraz da İngiliz millyetçiliği kokan Saxon adlı ismi seçmişlerdir. Grup 1984 yılında çıkarttıkları Crusader (Haçlı) adlı albümü ile dünyada pek çok kişiyi karşısına almıştır. Özellikle de Müslüman ülkeleri. Ülkemizde bazı insanlar ise grubu Türk Düşmanı olarak lanetlemişlerdir.

Haçlı seferlerini konu alan bu albüm sebebiyle Türkiye'de Erzincan Depremi yararına verdikleri konsere 150 kişi gelmiş, 2006 yılında Dubai'de verecekleri konser ise iptal edilmiştir. İngiliz milliyetçiliklerini bir kenara bırakırsak İngiltere'den çıkmış en iyi Hard Rock gruplarından birisi olduğu kuşkusuzdur. Grubu en iyi şekilde tanımak için 1980 yılında çıkmış Wheels of Steel ve Strong Arm Of The Law albümlerine bakmanızı öneririm. 1997 yılından itibaren yapmış oldukları albümlerinde biraz daha modern bir çizgi çizmelerine rağmen temel yönlerinden hiç sapmamışlardır.

The Inner Sanctum albümü ise son 10 yıldır grubun yaptığı en iyi albümdür diyebilirim. Albümün açılış şarkısı ise tam anlamıyla 1980'lerde tavana vurmuş kaliteyi rahatlıkla hissedebileceğiniz bir Hard Rock başyapıtıdır. Albümde Red Star Falling, Let Me Feel Your Power gibi çok sayıda harika parça sayabilirim. Yeni albümlerinde "Atila The Hun" adlı bir parça olduğunu ve hakkında çok da güzel sözler söylemediğini de belirtmek isterim. Sözlerinden bir pasaj şu şekilde:

Can You Hear Them Coming Near (onları duyabiliyor musun, onların yakına geldiklerini)
You Cannot Move Your Paralised With Fear (korkudan felç olmuşsun, kıpırdayamıyorsun)
All They Bring Is Death And Pain (bütün getirdikleri ölüm ve acı)
The Life You Had Will Not Remain (sahip olduğun hayat artık elinden alınacak)
A Mighty Empire Rising From The East (doğuda muazzam bir bir yeni imparatorluk kuruluyor)
Will You Send An Army To Defeat (onları savuşturmak için bir ordu gönderecek misin)
The Mounted Warriors Arrows Fall Like Rain (silahlı savaşçıların okları yağmur gibi düşüyor)
The Conquerors Army Rides Across The Plain (fatihler düzlüklerde geçiyor)

Şarkı sözlerini bir kenara bırakıp, sadece müziklerine odaklanmak en iyisi Happy

Eğer bu NWOBHM efsanesi ile daha önce tanışmamış iseniz belki haddime düşmez ama çok büyük bir ayıp etmişsiniz demektir. Saxon'un bu albümü 10 üzerinden notlanması gerekirse 8 olarak değerlendirilebilir. Kesinlikle edinilmesi gereken çok kaliteli bir yapıt.

Podcast

Spheric Universe Experience - Anima (2007)
spheric1
Fransa'dan çıkmış bir Progressive Metal grubu. Adamların isim seçimi konusunda ciddi problemleri var. Spheric Universe Experience ismini seçmeden önceki isimleri de Gates of Delerium. Neden böyle bir şey yapıyorlar, dertleri nedir bilmiyorum ama müzikleri hakkında konuşmayı hakkediyorlar. Grup çok az bilinen fakat belirli bir kalitenin üzerinde üreten başarılı bir grup. Tarzları gitarda Dream Theater, davulda birazcık Symphony X, vokalde Fates Warning, klavyede Pain of Salvation eklenmiş güzel bir türlü yemeğine benziyor. Bu sözümden de anlayabileceğiniz gibi henüz tam anlamıyla tarzını oturtamamış bir grup olmasına rağmen, kesinlikle gelecek vaad ediyorlar.

Grubun 2 tane stüdyo albümleri var. Birincisi 2005 yılında çıkmış Mental Torments ve 2007 yılında çıkarttıkları Anima. İlk albümlerinin daha iyi olduğu söylense de henüz dinleme olanağım olmadı. Anima hakkında ilk söyleyeceğim şey, albümün sürprizlerle dolu olduğudur. Çift kros davul, bol mi teli ile tamgaz giderken birden bir senkop ardından da ilginç bir klavye girip bir balon gıcırtısı benzeri sesin ardından inanılmaz kompleks ikinci bir melodiye geçebiliyor. Klavye kullanımı tadında bırakılmış, suyu çıkartılmamış. Vokaller bence oldukça güzel. Andromeda ve Fates Warning arası bir tınıya sahip. Adamlarda melodi çok bol olsa gerek. Tek bir parçada 7-8 tane üst kalitede melodiyi hiç acımasız harcıyorlar. Ben olsam tek bir parçada kullandıkları melodilerden temizinden bir albüm çıkartırdım Happy İngilizcelerinde Fransız aksanı belli bile olmuyor.

Sonuçta Anima çok kaliteli bir albüm ve Sphreic Universe Experience çok kaliteli bir grup. Progressive Metal sevenlere tavsiye ediyorum. Bu isimle ünlü olmaları pek mümkün olmadığı için büyük ihtimalle her zaman underground olarak kalacak ve siz de az bilinen çok kaliteli bir grubu dinlemenin hazzını duyacaksınız.

Podcast
Susperia - Cut From Stone (2007)
susperia1
Bu Death Metal gruplarına ne oluyor böyle. Susperia'yı ilk defa 2000 yılı Predominance adlı albümleri ile dinlemiş çok sevmiştim. Grup davulda eski Dimmu Borgir ve Old Man's Child üyesi Kenneth Åkesson etkisi ile uçup gidiyordu. Grubun diğer elemanları da Black Metal kökenli oldukları için müzikte bir Black Metal tadı vardı ve sınıfının en iyi gruplarından birisi idi. Aradan geçen 7 yılda 3 albüm ve 1 EP çıkartmış olmalarına rağmen bu albümleri dinleme fırsatım olmamıştı. 2007 yılı albümleri Cut From Stone'u dinlediğimde ise halen daha şoku üzerimden atamadım. Bu grup artık uyduruk bir Melodik Death ve hatta Thrash grubuna dönüşmüş.

Norveçli grubun bu geçtiğimiz 7 yılda başına ne geldi bilinmez ama sonuç hiç de iyi olmamış. Hiç bir orijinalliği olmayan, son derece sıradan ve sürekli kendisini tekrarlayan anlamsız rifflerle müziği zorlayan ama bir sonuca varamayan ucube ve kalitesiz bir grup ile karşı karşıyayız. Tamam kabul ediyorum bazı parçalarda evet fena değil dedirtse de 2 dakika sonra bir bakıyorsunuz bir Machine Head taklidi oluveriyor. Ardından da sanki "Darkseed" çıkıyor sahneye. Bu kadar yetenekli müzisyenlerden böylesine oturmamış bir müzik türü çıkması ve müziği tam yakaladım derken ayağınızın altından kayıp gitmesi üzücü. Bir grubu daha sildim kaliteli Death Metal grupları listemden sonuç budur.

Podcast



Symphony X - Paradise Lost (2007)
symphonyx1
Progressive Metal'den bahsedip de Symphony X'den bahsetmemek olmaz. Bu müzik türünün Dream Theater, Fates Warning, Shadow Gallery, Pain of Salvation gibi büyük grupları arasında yeri kuşkusuz en sağlam gruplardan birisi Symphony X'tir. Grubun lideri Russell Allen tam manasıyla bir mükemmellik saplantılı bir kişilik olup, bu karakteri ile en doğru müzik türünü yaptığı söylenebilir. Symphony X, pek çok progressive metal grubunun olduğunun tersine kesinlikle bir Dream Theater klonu değildir. Tarzı bir miktar daha Power Metal'e yakın olup bu yönüyle daha çok Kamelot'a benzetilebilir.

Symphony X, kariyerine 1994 yılında çıkartmış oldukları self title albüm ile başlamış olup, en başarılı zamanlarını 2000 yılında çıkarttıkları "V: The New Mythology Suite" adlı albüm zamanında yaşamışlardır. Genelde konsept albümler yapan grup, tüm albümlerinde metal müzikte mükemmelliği yakalamakta, tek bir hata yapmadan tüm grubun virtüözlük seviyesine ulaştığını ispatlamaktadır.

Şahsi fikrimce Symphony X gerçekten müzikal olarak kusursuz bir grup olmasına rağmen en sevdiğim gruplar sıralamasına girmemektedir. Tamam kabul ediyorum bu adamlar bu işi en iyi şekliyle yapıyorlar. O gitar ritimleri, o altyapı başka bir grupta olmayacak kadar güçlü ve yerinde. Ama bu grupta beni içine almayan bir miktar uzak tutan bir şeyler var.

Gelelim 2007 yılında çıkarttıkları Paradise Lost adlı albümlerine. Malum Paradise Lost 17. yüzyılda bir İngiliz yazar, John Milton tarafından yazılmış düşen melek (fallen angel), Satan'ı anlatmaktadır. Willian Blake tarafından bu romandan esinlenilmiş çok sayıda çizim yapılmış olup, bu roman ve çizimler çok sayıda metal grubuna esin kaynağı olmuştur. Hatta Doom Metal'in mucitleri diyebileceğimiz Paradise Lost adlı grup ismini de bu romandan almaktadır. Symphony X de bu eşsiz esin kaynağından uzak duramamış ve yeni albümlerinde bu epik konu üzerinde yoğunlaşmıştır. Albüm yine sert, hatta çok sert. Grubun en modern soundunu bu albümde bulabilirsiniz. Grubun müzikal yeteneği ve virtüzölükleri hakkında tek satır bile etmeye gerek yok. Zaten o konuda doruğa ulaşmış durumdalar.

Albümde eksik olan şey akılda kalıcı melodi kıtlığı. Tamam arkadaş adamları resmen ağzımız açık izliyoruz, böyle bir yetenek böyle bir kalite çok az rastlanır ama bir konserde ben bu adamlara nasıl eşlik edeceğim hiç bir fikrim yok. Öyle karşılarına geçip ağzımız açık bakmaktan başka yapacak hiç bir şey yok.

Bu albümü alın arkadaşlar, emin olun vereceğiniz paraya kesinlikle deyer. Progressive Metal sevin sevmeyin, yine de bu albümü edinin. Bu türün en iyi örneklerinden bir tanesi olduğu kuşkusuz. Ben henüz tam anlamıyla albümü kavrayamadım ama eninde sonunda bir gün anlarız elbet.

Podcast
Therion - Gothic Kabbalah (2007)
therion1
Sizi bilmem ama benim için Therion bir efsanedir. Therion, Opera'yı Metal müzikle içiçe kullanan ilk grup değildir belki ama bu işi tadını kaçırmadan başaran ilk gruptur. Çok alışık olduğumuz şekilde Therion da ilk albümlerinde çok daha sert bir çizgide ilerliyordu. Grubun şu anki çizgisi 1997 yılında çıkan Theli albümü ile çizilmeye başladı. 1997 yılında albümün 2. parçası To Mega Therion'un klibini TV'de izlediğimde yüzümdeki şaşkınlığı dün gibi hatırlıyorum. 4 tane abiye giyinmiş opera vokalisti 1 tanesi Bass 3 tane erkek opera vokalisti ve önünde tam teşekküllü bir metal grubu. Müzik inanılmaz derecede doğal ve oturmuş. Aynı albümde bir de "Siren of The Woods" adlı orijinal Akadca sözlere sahip bir parça var ki grubun bundan sonraki 10 yıllık çizgisini oluşturan mükemmel bir parçadır.

Grup 1998 yılında artık Gothic Metal/Progressive Metal arenasına tam anlamıyla bu işi bildiğini ve hatta rakipsiz olduğunu Vovin adlı albüm ile ispatlamayı başardı. Albümün açılış parçası "The Rise Of Sodom and Gomarrah" özellikle bizim coğrafyamızda yaşayan herkesi çok şaşırtan bir parça oldu. Grup İsveçli, müzik oriyantal ritimlere sahip, grup metal çalıyor, vokaller opera. Böyle bir kombinasyonun absürd olacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu işi ancak müzik konusunda titizliği ile ünlü Therion'dan başkası başaramazdı ve başardı da. Hatta şarkının sonlarında bayan vokalistin bir gazeli var ki akıllara zarar Happy

Vovin'i dinledikten sonra pek çok kişi artık Therion'u efsanevi Carl Orff'un metal versiyonu gibi anmaya başlamıştı. Hatta ben dahil çok sayıda kişinin bir opera klasiği olan Carl Orff'un O Fortuna'sının metal versiyonunu Therion'un yapması gerektiğini söylediğine eminim. Sağolsun Therion bizi kırmadı ve 2000 yılı Deggial albümünde bu isteğimizi yerine getirdi. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama bir opera klasiği ancak bu kadar iyi metal yorumlanabilirdi.

2001 yılı albümleri Secret of The Runes Therion'un kariyerindeki en başarısız albüm olsa gerek. Opera olayının birazcık baymaya başladığı artık Therion da farklı bir kulvarda kendisini tekrar etmeye başladı dediğimiz albüm bu oldu. Tüm albümü herhalde 100 kere dinlememe rağmen aklımda tek bir melodinin kalmaması benim bir zaafiyetim midir bilmem ama bence son derece başarısız bir albümdü.

2004 yılında Therion, Sirius B ve Lemuria adlı double albüm ile kalbimizi yeniden kazanmayı başardı. Tarzında bir miktar yumuşama olmasına rağmen mükemmel melodiler mükemmel müzikal yetenek ile bizlere Therion'un ölmediğini tam tersine daha da güçlendiğini gösterdi. Son bir kaç albümünde Therion metal vokalini tamamen bırakmıştı ki Lemuria'da opera vokallerin yanısıra metal vokallerine de yer verdi.

Ve geldik 2007 yılına. Therion, Gothic Kabbalah ile Lemuria'daki tarzını biraz daha metal yönüne yaklaştırarak devam ediyor. Daha hızlı ritimler daha güçlü bir metal sound. Şahsen çok akılda kalıcı veya kalbimi yerinden çıkartacak derecede etkileyici bir parça ile karşılaşmadım. Lemuria'dan sonra ise bir miktar sönük bir albüm olmasına rağmen yine de bu katıksız bir Therion albümü. Therion seven sevmeyen herkesin en azından bir kez dinlemesi gerektiğine inanıyorum. Ama eğer ilk defa Therion dinleyecekseniz tercihiniz bu albüm olmasın.

Podcast
W.A.S.P - Dominator (2007)
wasp1
Hard Rock türünün idollerinden bir tanesidir. Blackie Lawless. Marjinal giyimi, ilginç şovları ve tarzı ile bir Alice Cooper, Kiss kadar popüler olmayı başaramamışsa da 1980'lerden beri hep aynı çizgide müzik yapmayı başarmıştır. W.A.S.P'ın iniş ve çıkışları vardır. Popüleritesinin tavana vurduğu zamanlar 1988 yılında çıkarttıkları "The Headless Children" ve 1993 yılı "The Crimson Idol" zamanları arasıdır. 1970 kuşağı gençlik "The Heretic" ile nasıl coştuğunu hiç unutamaz. Yıl 2007 oldu ve W.A.S.P hala aynı. Müzik tarzlarında hemen hiç bir değişiklik yok. Hoş melodiler kaliteli nakaratlar, iyi bir prodüksiyon, iyi müzisyenler artık bu gruptan duymaya alışık olduğumuz şeyler.

Esas sorun da burada başlıyor. Bu kalite 1990'ların başında oldukça az rastlanır bir şey olmasına rağmen artık bir kaç yüz kişiye konser veren gruplarda dahi rastlanır hale geldi ve bizim beklentilerimiz değişti. Artık müzikte bir yenilik arıyoruz. Maalesef W.A.S.P bunu bize sunamıyor. Albümde çok başarılı ballad'lar olması, hatta bazı yerlerde temalı progressive parçalarına benzer bir hava yakalamayı becermesine rağmen yine de bu albüm klasik bir bir W.A.S.P albümü. Son 20 her albümünde olduğu gibi.

Uzun zamandır iyi bir Hard Rock albümü dinlemiyorsanız veya yahu 10 yıldır W.A.S.P dinlemiyorum, acaba ne haldeler diye merak ederseniz dinlemek isteyebileceğiniz bir albüm. Arabada dinlemenizi özellikle tavsiye ederim. Süper gaz oluyor. Happy


Podcast
Sirenia - Nine Destinies And A Downfall (2007)
sirenia1
Tristania sever misiniz? Cevabınız evetse zaten Sirenia ismini duymuş olmalısınız. Tristania'nın soundunu oturtan onu bir idol haline getiren "Morten Veland" 2002 yılında gruptan ayrıldıktan sonra Sirenia'yı kurdu ve ardından 4 tane daha albüm yaptı. Aslında çok da iyi yaptı. Çünkü Sirenia'nın ilk 3 albümü inanılmaz derecede aynen Tristania. Yani elimizde Tristania'nın aynı soundu albüm yapan 2 tane grup olmuştu Happy Fakat her ne olduysa Tristania değişti. Daha bir melodik müzik yapmaya başladı. Brutal vokali bıraktı. Herhangi bir Gothic Metal grubundan farksız bir sound'u oldu ama tabii yine de o soundu en iyi yapanlardan birisi oldu.

Sirenia ise ilk 3 albümünde Tristania'dan ayırt edemeyeceğiniz bir çizgi çizerken 4. albümde ne olduysa oldu ve aynı isim ve bambaşka bir müzik ile karşımıza çıktı. Yahu bu albümde bırakın brutal vokali Morten Veland'ın vokali bile yok. Albümde tüm vokal "Monika Pedersen" adlı hatuna teslim edilmiş. Tamam kızın sesi güzel. Gerçekten içli söylüyor. Müzik falan da 10 numara. Cidden iyi bir albüm olabilir. Ama ne bileyim bu bir Sirenia/Morten Veland albümü değil!!! Çok iyi bir produksüyondan geçmiş olmasına rağmen çok iyi melodiler yakalamış olmalarına rağmen çok sevdiğim bir grubu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyorum.

İlk şaşkınlığı attıktan sonra albümü incelemeye başladığımızda aslında gerçekten de iyi bir albümle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Belirgin bir Angtoria benzerliği hissetmeden edemedim. Within Temptation ile benzer yanları da hiç az değil. Albümün en başarılı parçası "My Minds Eye". Arka plandaki distrotion'u çıkartsak rahatlıkla bir Madonna şarkısı olabilir, o da ayrı mesele Happy

Sirenia hayranlarına tavsiye etmiyorum. Gothic Metal fanları ise dinlemekten zevk alabilirler.

Podcast
Cadaveria - In Your Blood (2007)
cadaveria1
İşte beni 2007 yılında en çok şaşırtan albümlerden bir tanesi. Opera IX'ın efsanevi sesi Cadaveria grubundan ayrıldıktan sonra solo çalışmaları ile kariyerine devam ediyordu hatırlarsınız. Cadaveria'nın ilk iki albümünü açıkçası beklentim çok fazla olmadığı için dinlememiştim. Opera IX'ın vokalini ve müzik tarzını her zaman abartı bulmuş ve çocukça olduğunu düşünmüşümdür. Ama Cadaveria - In Your Blood'ı dinlediğimde çok ama çok etkilendim. Bu hatun cidden Opera IX'da harcanıyormuş. Gruptan ayrılmakla çok ama çok iyi etmiş.

Cadaveria'yı tanımayanlara kısaca tanıtayım. Cadaveria, Italyan asıllı gayet karizmatik bir "hatun" olup, Black Metal vokalinin ilk ve en esaslı temsilcilerinden birisidir. Opera IX'ın ilk yıllarındaki gereksiz ve kimi zaman yapmacığa kaçan agresifliğini solo kariyerinde üzerinden atmış ve daha fazla Heavy Metal kökenlerine yaklaşmış. Müzik sert, güçlü gitar soundu, bu tarzda hiç beklenmeyecek kadar virtüözlük kokan etkileyici ve melodik gitar soloları, tam kanaatinde davul ve bas uyumu ile çok kaliteli bir albüm yapmış Cadaveria ve grubu.

Albümde en çok göze çarpan parçası kuşkusuz "Laying In Black". Parçanın vokalleri girene kadar Machine Head kokusunu buram buram hissediyorken Cadaveria'nın vokalleri girdiği anda yanıldığımızı anlıyoruz. Tam bir Gothic vokalisti havası ile birinci sözleri söylediğinde bol gırtlak kullanarak köprü ve nakaratta devam ediyor. Cadaveria resmen bir bayan vokalin sunabileceği tüm tarzların hepsini ustalıkla uygulayıp gitar solosuna yerini bırakıyor. Gitar solosu ise hiç beklenmedik bir şekilde tapping tekniğini oldukça ustalıkla kullanarak resmen kulağımızın pasını almayı beceriyor.

Sonuç olarak ben Rock/Metal müzikte bayan vokal tanımam, bu iş erkek işidir diyenlere dinletilip "Aha dinle de utan" deidirtecek bir albüm. Olaya sadece bayan vokale olan sempatimden böyle yaklaşmıyorum. Bu albüm gerçekten de bu yılın en iyi albümlerinden bence.


Podcast
Amorphis - Silent Waters (2007)
amorphis1
Pek çoğumuzun 1994 yılı "Tales From The Thousand Lakes" albümü ile tanıştığı Amorphis 1992 yılında başlayan profesyonel kariyerlerini her yeni albümle daha iyiye götürüyor. İlk albümlerinde Doomdeath adı verilen müzik türünü yapan Finlandiya'lı grup 1996 yılında çıkarttıkları Elagy adlı albümle yeni ve oturmuş bir tarzı benimsedi ve clean vokal tarzını da oldukça iyi kullanabildiğini hepimize gösterdi. Grup artık daha melodik, daha ayağı yere basan besteler ile karşımızdaydı. 1994 yılından itibaren de müziğinde derin bir Finlandiya Folk kültürü hissedilir oldu. Şarkı sözlerinde Fin destanı "Kalevala" dan epeyce ekmek yediler. İlginçtir Fin Halk müziği esintileri anlamsız derecede Türk melodileri içermekte.

Son albümleri Silent Waters, müzikalite olarak 2006 yılı albümü Eclipse'in devamı niteliiğinde. En belirgin fark Amorphis, bu albümde kariyerine ilk başladığı yıllara da göndermeler yapmış. Yani ciddi ciddi Tomi Joutsen tekrardan böğürmeye(nam-ı diğer brutal vokal) başlamış, çok da iyi yapmış. Öyle kuru sıkı bağırıp çağırma değil. Müziğe hizmet eden, daha agresif olmasını sağlayan, iniş çıkış ve senkopları daha iyi vurgulayan gerçekten çok kaliteli bir vokal stili ile karşı karşıyayız. Özellikle "The Servant" adındaki parça grubun 1994-1996 yılları arasındaki tarzına çok yakın bir parça ve grubun 10 yıldan fazla deneyimi ile beslenmiş bir parça. Albümün tüm parçalarında benzer bir kaliteyi rahatlıkla bulabiliyorsunuz.

Tüm Amorphis fanlarına, tüm Death, Doom, Gothic dinleyicilerine şiddetle tavsiye edeceğim bu albümü tahminen 2007 Ağustos aylarından itibaren marketlerden edinebilirsiniz.



Podcast