Art Rock
Explorer's Club - Age Of Impact (1998)
explorersclub1
Davulda Frank Zappa ile de çalışmış Terry Bozzio, bass gitarda solo kariyerinin yanısıra Mr Big, Steve Vai gibi isimlerle çalışmış virtüöz Billy Sheehan, gitarda Dream Theater'dan Petrucci ve Yes'ten Steve Howe, klavyede eski Dream Theater üyesi Derek Sherinian vokalde Bret Douglas, Matt Bradley, James LaBrie(Dream Theater), D.C. Cooper ve Trent Gardner gibi isimlerin ve daha pek çoğunun bir araya geldiği bir proje grubunu hayal edebiliyor musunuz? O zaman size yardımcı olayım, Explorer's Club'ta bu bahsettiklerimin hepsi bir arada. Bu fikir eski Magellan üyesi ve bir dönem Zappa ile de çalışmış olan Trent Gardner'dan çıkıyor. Nasıl beceriyorsa bu kadar virtüözü bir araya toplamayı başarıyor ve Age Of Impact albümü ortaya çıkıyor.

Ben bu tarz All-Star-Projelerin (tümü yıldız gruplar) başarısız olacaklarına dair genel bir inanış taşırım. Aslında bu şekilde düşünmek için iyi sebeplerim de var. Explorer's Club da buna bir örnek. Dünyanın en iyi müzisyenlerinin bir araya gelmesi dünyanın en iyi albümünün çıkacağı anlamına gelmiyor. Sonuçta ortaya çıkan albüm Age Of Impact gibi teknik olarak kusursuz ama ruhsuz bir ürün olabiliyor ki genelde de böyle oluyor.

Petrucci elektrik gitarda şahsi fikrimce oldukça iyi bir iş çıkartıyor. Davulda Bozzio da aynı şekilde ama James LaBrie maalesef vokalde son derece vasat bir sonuç çıkartıyor. LaBrie sergilediği çok iyi ve kimi zaman da çok kötü performansları ile tanınır. Bu performansı ise kötülere güzel bir örnek. Diğer vokalistler devreye girdiğinde biraz daha tahammül edilebilir oluyor ama LaBrie tek başına kalmasın ne olur.

Albümde belirgin bir sıkıcılık var. Sanki yapmış olmak için yapılmış veya herşey kağıt üzerinde notalara dökülmüş, insanlar birbirlerinin yüzlerini bile görmeden kendi stüdyolarında partisyonları kaydetmiş ve birbiri üzerine mikslenmiş gibi zerre ruh yok ve tekdüze. Şarkıların sıralanışı artık Progressive Metal'in basmakalıplarından birisi haline geldi. Gitar davul girer, klavye solo, gitar solo, klavye solo, gitar solo ....... böyle gider. Böylesine müzisyenler bir araya geldiğinde artık farklı bir şeyler bekliyor insan elinde olmadan.

Açılış parçası, "Fate Speaks" albümün en başarılı parçası olduğu kanaatindeyim. Diğer parçalar da aynı şekilde müzisyenlik olarak doruklarda ama ruhen yerlerde. Dream Theater'ın ilk zamanlarını sevenler albümü edinip dinlerlerse mutlu olabilirler. Ama diğerleri dinlemezlerse çok da büyük bir şey kaybetmezler kanaatindeyim.

Podcast
Esperanto - Last Tango (1975)
esperanto1
Esperanto, 1887 yılında Musevi asıllı bir Polonyalı olan Dr. Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından icat edilmiş yapay bir dildir. Dil, dünyadaki dil farklılığı problemlerini yok etmek gibi ulvi bir amaç uğruna geliştirilmiştir. Esperanto dili pek popüler olamamıştır ama, 1960ların sonu 70'lerin başı çiçek çocukların önemli bir kısmı dünya barışı ortak dil gibi kavramlarla Esperanto'yu benimsemiştir. Belçika ve İngiliz müzisyenlerden oluşan Esperanto grubu da bu çiçek çocuklardandır. 1973 - 1975 arasındaki sürede kısa ama başarılı bir kariyer yapmış, geriye birbirinden başarılı 3 tane albüm bırakmışlardır. İçerisinde gitar olmayan nadir rock gruplarından birisi olmasına rağmen eksikliğini hiç bir zaman hissetmeyeceğinize garanti verebilirim.

Esperanto oldukça kalabalık bir gurup. Bass, davul, klavye, iki keman, iki tane çello barındıran grupta kalabalık bir vokalist kadrosu da var. Çok sesli, farklı bir tarzı var Esperanto'nun. Albümün en zayıf tarafı kalitesiz ses kaydı. 1975 yılı için bile bence kötü sayılabilecek bir kayıt kalitesine sahip bir albüm.

Albümün açılış parçası bir Beatles cover'ı olan "Eleanor Rigby". Beatles'i Strawberry Fields Forever ve başka bir kaç parçadan başka pek haz etmememe rağmen, Esperanto'nun Eleanor Rigby yorumu Beatles'dan oldukça farklı ve bence oldukça başarılı. Hatta Beatles'in versiyonunu dinlerken aldığımdan çok daha fazla haz aldığımı söylemeliyim. Daha eğlenceli, müzikal olarak daha kaliteli ve daha doyurucu.

İkinci parça Still Life ise grubun kendi tarzına daha yakın. Sanki bir Barış Manço parçası başlıyormuş gibi hissediyoruz ilk 45-50 saniyede. Parçada yaylı çalgılar inanılmaz ustalıkla konuşturuluyor. Neredeyse bir konçerto havasına bürünüyor parça birdenbire. Grubun güçlü bayan sesi ancak 3. dakikadan sonra duyuluyor. Grubun farklı havasını anlatmak çok zor. Albümün kayıt kalitesi(zliği)nden albümde hemen hemen hiç efekt kullanılmadığını düşünebiliriz. Bayan vokalin sesinin nasıl bu kadar güçlü ve gür çıkabildiğini anlamak zor. Hakikaten ciğer var ablamızda. Still Life'daki bass gitarlar ise oldukça başarılı. Bir önceki albümleri "Danse Macabre" deki havaya daha yakın bir parçadır.

Üçüncü parça çok farklı bir parça. Mutluluk saçıyor etrafa. Çok fazla progressive bir havası olmasa da eğlenceli bir 3.5 dakika geçirmenizi sağlayabilir.

Geldik albümün 4. parçasına, Obsession. Bu şarkı nedense bende bir hüzüne yol açıyor. Hep bir veda parçasıymış gibi hissediyorum. Bir kente bir kişiye veda ettiğimde düzenli olarak bu şarkıyı dinliyorum. Size de tavsiye ederim. Hüzünlenmek istediğinizde görevini son derece iyi başaracaktır. Parçanın özellikle giriş kısmını ve ortadaki solo kısmını çok beğeniyorum.

Albümün son parçası 15.5 dakikalık ve iki kısımlık The Rape & Last Tango. Albümün müzikal anlamda doruğa ulaştığı yer bu parçadır. Özellikle The Last Tango insanın içinde kalkıp dans etme içgüdüsü uyandıran ruh sahibi bir şarkı.

Esperanto pek çoğu müzik dinleyicisinin müzik zevkine hitap etmeyecektir. İçerisinde gitar olmayan bir rock müzik dinlemek istemeyecek bir kitle olabileceğini tahmin edebiliyorum fakat eğer orkestral müzikten hoşlanıyorsanız, müzikte yeniliklere (1975'te yapılmış dahi olsa) açıksanız ve klasik müzikten hoşlanıyorsanız Esperanto'ya bir şans veriniz. Grubun bir web sitesi yok ama eski fanlarından birisi bir sitede grup hakkında epeyce bilgi toparlamış. Adresi http://www.esperanto-rock-orchestra.com

Podcast'te Obsession adlı parçanın giriş kısmı yer alıyor.

Podcast

Rush - Snakes & Arrows (2007)
rush1
Rush, günümüz pek çok hard Rock ve hatta Heavy metal gruplarını derinden etkilemiş, 1970'lerin Progressive Rock müziğini sürükleyen gruplardan birisidir. Grup bas-vokalde Geddy Lee, gitarda Alex Lifeson ve davulda Neil Peart'dan oluşmakta olup grup elemanlarından her birisi alanında birer virtüöz olarak anılmaktadır. Rush'ın müziği büyük oranda Bas gitar tarafından sürüklenen, kompleks melodiler üzerinde oturmuş, bir miktar deneysel bir tarzdadır. Müzik kompleks olmasına rağmen akılda kalıcı olmayı başarır. Geddy'nin vokali ise çocuksu bir tınıda olup, temiz tertemiz bir tarzda grubun karakterini ortaya koymaktadır. Her yeni Rush albümünün çıkışı ise kuşkusuz müzik endüstrisinde bir olaydır.

Rush 1973 yılından bugüne kadar 30'dan fazla albüm, toplama albüm, EP vb... çıkartmış olup bunların hepsini toparlamak ciddi bir efor ister Happy Ama progressive müzik dinliyorum diyen herkesin kolleksiyonunda vazgeçilmez bir yeri olduğu ise kuşkusuzdur.

Rush'ın kariyeri 4 fazda incelenebilir. Hard Rock Blues ağırlıklı 1. faz, daha kısa parçaların yer aldığı klavyenin işin içine girdiği 2. faz, klavye ve synthasizer'ların daha işin içine girdiği ve canlı çalınması imkansız derecede kompleks parçaların yapıldığı 3. faz ve Presto albümü ile başlayan günümüz modern Rush tarzı. Günümüzde yaptıkları biraz daha pop-rock çizgisi taşısa da Rush her zamanki Rush ve kalitesinden zerre ödün vermeden yoluna devam ediyor.

2007 yılında çıkarttıkları Snakes & Arrows adlı albümleri ise kariyerlerinde bir ilerleme olarak görülmese de son derece kaliteli başarılı bir albüm olarak karşımızda. 1970'lerde yakaladığı tarza göndermeler içeren albümde distortion gitarın kimi zaman korkusuzca kullanıldığını görebiliyoruz. Geddy bu albümde en iyi vokal performanslarından birisini sergilemiş. Farklı olarak bas gitarlar bu albümde biraz daha arka plana alınmış.

Progressive Rock'ın içinde olanlar zaten Rush'ı biliyor ve onlara hiç bir şey demesem dahi bu albümü kuşkusuz edinmek isteyecekler. Hayal kırıklığına da uğramayacaklar. Her zamanki gibi şahane bir Rush albümü işte. Rush ile tanışmamış arkadaşların ise bir an önce bu açıklarını kapatmalarını öneririm. Eğer ilk defa Rush dinleyecekseniz tercihiniz 1976 yılında çıkarttıkları 2112'den yana olmalı derim. Bu albümdeki "The Twillight Zone" u mutlaka ama mutlaka dinlemelisiniz.


Podcast